TAYF / sayı:1

TAYF
İnsan değişirse, dünya değişir
sayı:1 / 07.09.2010




***

MUSTAFA AKIN (1926 – 1997)  -KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNU-
Bütün yaşamını doğa sevgisi, insan sevgisi ve vatan sevgisine adamış; fedakar, cefakar bir serden geçtiydi Mustafa Akın.
Babamdı ama babanın ötesindeydi benim için. Bana okumayı, doğayı korumayı, insanı sevmeyi, daha da önemlisi sorgulamayı öğretendi o. Bütün bunları ben, oğlu Turgut Akın’a mı öğretti? Olur mu hiç. Öğretmenlik yaptığı çocuklar, çocukların aileleri, köylüler, gittiği kahvelerdeki insanlar ve daha nicelerine…
Ailemizden, komşulardan, öğrencilerinden, köylülerden birisi hastalandığında; ilk ve bazen de son tedavilerini yapan bir halk doktoruydu. İğne vururdu, pansuman yapardı, kırık ve çıkıkları tedavi ederdi. Öğretmenlik yaptığı köylerin okullarını, köy odalarının çoğunu köylülerden aldığı yardımlarla o inşa etmiştir. Çok iyi bir yapı ustasıydı. Yaptığı duvarı beğenmezse yıkar, hiç üşenmeden yeniden yapardı.
5-6 yaşlarındaydım, henüz okula gitmiyordum; bir yaz günüydü. Doğduğum köyde yaz tatilindeydik. Bütün köylüler toplanmış babamı dinliyordu. Köylülere: “Bakın kardeşler, bu böyle olmaz. Kadınlarınıza, çocuklarınıza, size yazık… İçme suyu ve kullanma suyu için yüzlerce, binlerce metre yürümek zorunda kalıyorsunuz. Suyu sırtınızda taşıyorsunuz. Hangi devirdeyiz, yirminci yüzyılı yaşıyoruz. Elbirliği edelim, oluk başındaki suyu köyün içine taşıyalım. Evlerinize kadar getirelim, musluklarınızdan aksın. 
O’nu dinleyen köylüler şaşkın şaşkın bakıyordu. İnanmışlar mıydı, inanmamışlar mıydı anlayamadım? Yeniden söze başladı: “Haydi arkadaşlar, evlerinize gidin kazmanızı, küreğinizi alın gelin; imeceyi başlatalım.”
Ne kadar zamanda başarıldı bilmiyorum, ama kısa bir süre sonra bütün köy evlerindeki musluklardan sular akmaya başladı. (Akseki- Erenyaka Köyü)
Çalıştığı yerlerdeki köylülere ilk kez radyoyu, bisikleti tanıtan oydu. Bunları anlattıkları anılardan biliyorum. Bunlar ben çok küçükken olmuştu herhalde… Anlattığına göre; şehir merkezinden bir radyo alır, açmasını-kapamasını, özelliklerini iyice öğrenir. Sonra köye gelir. Köylüleri, köy meydanına toplar. “Bakın arkadaşlar bunun adı radyo. Bu radyo bize çok uzaklardan haberleri, şarkıları, türküleri taşıyan alettir.” Köylüler şaşkın şaşkın dinlerler. Mustafa Akın radyonun düğmesini açınca, radyodan bir türkü duyulmaya başlar. Bir sessizlik olur köy meydanında… sonra radyonun sesini sonuna kadar açar, gümbür gümbür bir türkü meydanı doldurur. M. Akın radyonun kapatma düğmesine basar ve birden susar radyodaki ses. Bir süre sessizlik devam eder. Sonra her kafadan ayrı bir ses çıkmaya başlar. Bu şeytan işi diyenler, bu aletin içinde insan var diyenler, Mustafa Hoca sihirbazlık yapıyor diyenler çıkar. Zamanla alışırlar. Şehre gidebilen tek tük köylüde kendisine radyo alır. İşte Erenyaka Köyü’nün radyo ile tanışması böyle olur. Babamın anlattığına göre…
***
Erenyaka Köylüsüne ilk kez bisikleti tanıtan da Mustafa Akın olmuş. Bir gün ilçe merkezi Akseki’ye gider. İlçenin tek mağazasının önünde bisikletleri görünce hemen incelemeye başlar. Pazarlık yapar ve bir tanesini alır. Ama bırakın bisiklete binmeyi daha ilk defa yakından görmüş, dokunmuştur. Gerçi Aksu Köy Enstitüsünde okurken resimlerini görmüş. Bir de öğretmenlerini bisiklete binerken uzaktan görmüştür. O gün koymuş kafasına öğretmen olunca mutlaka bir bisiklet almayı. Neyse sözü uzatmayayım. Akseki’den bisikleti alır, ilçeyi çıkıncaya kadar elinde taşır. Binmeyi bilmediği için, düşerimde alay ederler diye çekinir. İlçe çıkışından köye gelinceye kadar düşe-kalka bisiklete binmeyi öğrenir. Köy meydanına, öğretmen Mustafa Akın’ın iki tekerlekli bir şeyin (bisikletin) üstünde geldiğini gören köylüler şaşırıp kalırlar. Tam meydanın ortasında durur. Köylüler etrafına toplanırlar. Onlara bir güzel anlatır bisikletin ne olduğunu… şöyle birkaç tur atar meydanda. Çok şaşıran köylüler ‘şeytan arabası’ derler bisiklete. Ama zamanla kabullenirler. Mustafa Akın birçok öğrencisine öğretir bisiklete binmeyi.
Mustafa Akın’la ilgili birkaç anıyı anlattım size. Diğer birçok köy enstitüsü mezunu gibi halk önderiydi O. Bir idealistti. Öğretmenlikten emekli olduktan yıllar sonra bile, idealinden hiçbir şey kaybetmedi. Birisine yardımcı olabildiğinde, mavi gözleri ışıl ışıl yanardı. Ben ideallerimin, insan sevgimin, okuma sevgimin, sorgulama yetimin özünü ondan aldım. Öyle bir babanın evladı olduğum için onur duyuyorum, gurur duyuyorum.
Sevgili babam Mustafa Akın’ın yazmış olduğu şiirleri, ölmeden kısa bir süre önce bir kitap halinde topladım. Kitabı görünce, gözlerinde aynı ışıltıyı yeniden gördüm. Çok mutlu oldu, iki damla yaş aktı gözelerinden, sessizce ağladı.
O hep gelecek günlerin güzel olacağına inanırdı. Bu inancı bende ondan devraldım. Büyük usta Nazım’ın dediği gibi: “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli güzel günler.”                   
      TURGUT AKIN 


***
(21.10.1939 tarihinde köy enstitüsünden eğitmenler kendi yaptıkları tahta bavullarla)
***


VATAN İÇİN
Vatan için unuturum derdimi
Ben bu yola adamışım kendimi
Vatan için çarptırırım kalbimi
Yolum budur ben bu yolda giderim

Doğrudan ayrılmam doğru giderim
Yalan söyleyenden nefret ederim
Doğru yola gidenin elinden öperim
Yolum budur ben bu yolda giderim

Çıkar için elimi ovuşturmam
Helal parama haram karıştırmam
Sattığım şeye hile karıştırmam
Yolum budur ben bu yola giderim

Devletin malını çalıp yiyene
Hırsızları bilip de demeyene
Temiz yurttaşa enayi diyene
Vatan haini alçaksın derim ben

Ben milletin efendisiyim diyen
Kendinin ne olduğunu bilmeyen
Memuru, müdürü, müdüresinden
Yaka silker nefret ederim ben

Vekillik için asılı kandırandan
Fırsat geçtikçe cebini doldurandan
Akrabaya, köşe veren bakandan
Lanetler yağsın Mustafa Akın’dan

                                                   Mustafa Akın     
                                                   20.03.1996
***

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ / Ahmet Hamdi Tanpınar
… Hatıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin adeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem.
Fakir düşmüş bir aile de doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla – şüphesiz muayyen bir derecesinde- zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.
Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile bana kimse gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerine birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, - haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay etmez! – bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dilimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmi nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.
  Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.
Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim.
Fatih Rüştiyesi’ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana, etrafımdaki yarışı en geri sıralardan, isterseniz buna kral locası deyin, seyretmek imkanını verdi. İnsan işlerine uzaktan bakmayı oradan öğrendim.
                                                                                 (syf: 21-22) – dergah yayınları

***

Uykusuz Dergisi / 15.Temmuz.2010 Sayı: 2010/29


***



MASA DA MASAYMIŞ HA


Adam yaşama sevinci içinde

Masaya anahtarlarını koydu

Bakır kâseye çiçekleri koydu

Sütünü yumurtasını koydu

Pencereden gelen ışığı koydu

Bisiklet sesini çıkrık sesini

Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

Adam masaya

Aklında olup bitenleri koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta

İşte onu koydu

Kimi seviyordu kimi sevmiyordu 

Adam masaya onları da koydu 

Üç kere üç dokuz ederdi 

Adam koydu masaya dokuzu

Pencere yanındaydı gökyüzü yanında

Uzandı masaya sonsuzu koydu

Bir bira içmek istiyordu kaç gündür

Masaya biranın dökülüşünü koydu

Uykusunu koydu uyanıklığını koydu

Tokluğunu açlığını koydu



Masa da masaymış ha

Bana mısın demedi bu kadar yüke

Bir iki sallandı durdu

Adam ha babam koyuyordu.
                                                  Edip Cansever

***


Ahmed Yesevi Hz'ın Türbe Kapısı

Aşk pazarı ulu Pazar, sevda haram;
Aşıklara senden özge kavga haram;
Aşk yoluna girenlere dünya haram;
Her neylesen, aşık eyle ey Allah’ım…

Zahid olma, abid olma, aşık ol
Minnet çekip aşk yolunda sadık ol
Nefsi tepip dergahına layık ol
Aşksızların hem canı yok, imanı yok…