TAYF / sayı:2






-Evvela içeceğiz…  dedi. Sonra bu güzel denizin bize hediye ettiği şu balıkları yiyeceğiz. Ve şu bahar saatinde bu lokantada, bu denizin karşısında olduğumuza şükredeceğiz. Sonrada kendimize mahsus, şartlarımıza uygun yeni bir hayat kurmağa çalışacağız. Hayat bizimdir; ona istediğimiz şekli vereceğiz. Ve o şeklini alırken, kendi şarkısını yapacak. Fakat fikre sanata hiç karışmayacağız! Onları hür bırakacağız. Çünkü, onlar hürriyet, mutlak hürriyet isterler. Masal bir anda biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek,garba kendimizi kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz şarkın en klasik zevkli minnetiyiz. Her şey bizden bir devam istiyor.
                -Eskiyi devam ettirdikten sonra, yeni hayat şekli aramak ne için?
                -Hayatımızın henüz şekli yok da onun için! Zaten hayat tanzim edilmeğe daima muhtaçtır.Hele asrımızda.
                -O halde maziyi tavsiye ediyoruz?..
------
                -Halbuki daha iyi şeyler isteyebiliriz. Fakat istemek neye yarar; insan oğlu bukadar zayıf olduktan sonra?.. Evet,insana güvenilmesi güçtür,halbuki tarihini düşününce onun kadar acınacak mahluk yoktur.
                -Ben insanı seviyorum. Onun şartlarıyla döğüşme kudretini seviyorum. Kaderini bile bile hayatı yüklenmesini,o cesareti seviyorum.Hangimiz yıldızlı bir gecede kainatı bütün ağırlığıyle sırtımızda taşımayız. Hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz. Şair olsaydım tek bir manzume yazardım; büyük bir destan. İki ayağı üstüne kalkan ilk ceddimizden bugüne kadar insanlığın macerasını anlatırdım. İlk düşünceler,ilk korku,ilk sevgi,kainatı gittikçe ihata eden,kendi başlarına mevcut olan her şeyi birleştiren zekanın ilk kımıldanışı, tabiata izafe ettiğimiz bir yığın zenginlikler… Allah’ı etrafımızda ve kendi içimizde yaratmamız. Evet bir tek manzume yazardım. İnsanı teganni etmek istiyorum, derdim; maddeyi uykusundan uyandıran ve kainata kendi ruhunu geçireni teganni edeceğim,ey bütün büyüklüğü ihata eden lisan! Sen bana yardım et!
Sayfa: 93-94 / dergah yayınları

***

Köy Enstitülerini Araştırma ve Eğitimi Geliştirme Derneği;
Köy Eğitmenleri İle ilgili:
1936 yılından 1947 ders yılı başına kadar 8675 eğitmen yetiştirilmiştir. Bu eğitmenler 7090 köyde görev yapmışlardır. 1946-1947 ders yılında 213824 Türk köylü çocuğunu eğitmişlerdir. Köy çocuklarının eğitimi yanında binlerce yetişkin köylüyü de eğitmişlerdir.
Yedi aylık kurs ve dört aylık stajyerlikten sonra 10 Lira maaşla ölünceye kadar köylerde alışmaya karar veren eğitmenler 1.000.000’dan fazla Türk köylü çocuğuna okuma yazma ve hesap işlerini öğretmişlerdir. Bu sayı o günkü imkanlara ve şartlara göre hiç azımsanacak bir sayı değildir.
Köy eğitmenlerinin çoğu nüfusu 150’den az olan Anadolu’nun uçsuz bucaksız tenha köylerinde görev yapmışlardır.
Köy eğitmenlerinin büyük kısmı görev yaptıkları köylerde tek eğitmen olarak çalışmışlardır.
Köy öğretmenleri, yılın belli aylarında köylerde görev yaparken, köy eğitmenleri hayatları boyunca köylerde kaldıkları için köy eğitiminde devamlılığı sağlamıştır.
Köy eğitmen okulları, ileride açılacak olan Köy Enstitüleri’nin temelini oluşturmuştur. Eğitmenli okullarda öğrenim gören öğrenciler daha sonra Köy Enstitülerine devam ederek eğitimlerini tamamlamışlardır.
Anadolu’nun her bakımdan geride kalmış Türk Köylüsünü sadece eğitim alanında değil, tarım, hayvancılık, sağlık, ekonomi, çağdaşlık gibi alanlarda da ilerlemesi için çalışmışlardır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içinde bulunduğu ekonomik durum köyü ve köylüyü kısa zamanda kalkındırmaya müsait değildi. Düşük maliyetlerde yetişen köy eğitmenleri sayesinde bir nebze olsun köy ve köylü kalkındırılmıştır.
Osmanlı’dan beri dünyadaki hatta kendi ülkesindeki gelişmelerden habersiz olarak yaşayan Türk Köylüsünün, köyün dışındaki hayattan ve gelişmelerden haberdar olmasını ve sosyalleşmesini sağlamışlardır.
1936 yılından itibaren eğittikleri 1.000.000’dan fazla Türk Köylü çocuğunun Cumhuriyete sahip çıkan, koruyan, sadık bireyler olmalarını sağlamışlardır.
Literatür Yayınları, Nisan 2009, İstanbul / syf; 56-57


***


John Lennon - Give Peace A Chance

İki, bir iki üç dört
Herkes bunu konuşuyor
Aşk ve barış, madde bağımlılığı,
 delilik, öfkelilik, biçimcilik
Bun-culuk, şun-culuk, -luk, -luk, -luk
Tüm dediğimiz barışa bir şans verin
Tüm dediğimiz barışa bir şans verin

Hadi
Herkes bakanlar hakkında konuşuyor
Sinisterler, parmaklıklar ve kutular
Piskoposlar ve fidükkanları ve tavşanlar ve patlak gözler
Ve güle güle, güle güleler

Tüm dediğimiz barışa bir şans verin
Tüm dediğimiz barışa bir şans verin

İzin ver anlatayım sana şimdi
Herkes hakkında konuşuyor
İhtilal, gelişme, mastikasyon
Flajelasyon, düzen, entegrasyon
Tefekkürler, Birleşmiş Milletler
Tebrikler

Tüm dediğimiz barışa bir şans verin
Tüm dediğimiz barışa bir şans verin

Herkes hakkında konuşuyor
John and Yoko, Timmy Leary, Rosemary
Tommy Smothers, Bobby Dylan, Tommy Cooper
Derek Taylor, Norman Mailer
Allen Ginsberg, Hare Krishna
Hare, Hare Krishna

Tüm dediğimiz barışa bir şans verin
Tüm dediğimiz barışa bir şans verin


***


Mithat Sancar / MEO VOTO – Vicdanlı ve Adil Bir Ülke İçin…
(Alıntı: Taraf Gazetesi- 21.01.2010)
…Hrant, kendimizle yüzleşmenin ve geçmişle hesaplaşmanın, demokratik bir toplumda barış içinde bir arada yaşama hedefinin vazgeçilmez yolu olduğuna inanıyordu. Bu yolda kullandığı o samimi dil, milliyetçiliklerin bütün sahte güvenlerini darmadağın ediyordu. Bülent Somay’ın Ursula K. Le Guin için söyledikleri, sanki Hrant’ın bu dilini anlatır: Tavizsiz, dolambaçsız bir dil, söyleyeceğini sonuçlarından ve yerleşik güçlerle düşeceği çelişkilerden korkmadan söyleyen bir üslup... Yine Somay’dan uyarlayarak devam edelim: Kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi alt üst etmeyi amaçlayan; duygularınızı incitmese bile savunma mekanizmalarınızı elinizden alan, arkasına sığındığınız duvarları yıkmasa bile geçersiz kılan, kendinizi apansız çırılçıplak hissetmenize neden olan bir dil; “bir tek ben bilirim”ci söylem yerine, söylemlerarası ya da daima “öteki söylemi gözeten” bir dil… 


***
Son İstasyon ( Tolstoy’un Son Yılı)
Çok üzgünüm. Çevremde yaşayanlar bana müthiş yabancı görünüyorlar. Bu dünyadaki dinsiz insanlara nasıl bir tepki vermem gerektiğini düşünmeye çalıştım. Belki en iyi yaklaşım onlara dinsiz muamelesi yapmaktır: Onları sev, onlara acı, ama onlarla manevi ilişkiye girmeye kalkışma. Bu tür girişimlerin sonucu ancak düşmanca duygulardır. Bu insanlar benim gerçeğimi kavramıyorlar, onların bunu kavrayamaması, kendilerine güvenmeleri, gerçeği karartmak için akılcı argümanlara başvurmaları, gerçeği ve iyiliği yalanlamaları, beni de kaba olmaya zorluyor. Kendimi çok kötü ifade ediyorum, ama onları sevme yeteneğimizin azalmaması için içimizde bu insanlara karşı özel bir davranış biçimi geliştirmemiz gerektiğini hissediyorum.
JAY PARINI
Merkez Kitapçılık- Sayfa:81

***

ŞEYH-İ EKBER / İbn Arabi Düşüncesine Giriş
Feylosoflara göre alemin nasıl meydana geldiğini, o kadar şeyin nasıl bir kanuna uyduğunu, nasıl düzene girdiğini, şekilsiz olana kimin şekil verdiğini araştırmak insanın en tabi hakkıdır. Romalı Stoacı filozof Seneca’nın ifadeleriyle; “Sen aleme bakmamı yasaklıyor musun bana? Bütünden ayırıp bir parçasıyla mı sınırlıyorsun beni? Ben alemin başlangıcını araştırmayacak mıyım? Nesnelere kim suret vermiştir? Kim bir bütünle yüzüp duran o sakin maddeyi ayrıştırmıştır birbirinden? Bu dünyanın yaradanı kimdir, hiç sormayacak mıyım ben? Böylesine koca bir kütle nasıl olup da bir yasaya, bir düzene sokuldu? Bu darmadağınık maddeleri kim topladı? Karmakarışık maddeleri kim ayıkladı birbirinden? Tek bir ve suretsiz toplulukta bulunanlara kim muayyen bir görünüş dağıttı?... Nerden indiğimi bilmeyecek miyim?  Nereye gideceğim bu yeryüzünden? Bütün bunları araştırıp soruşturmayacak mıyım ben? Ben büyük yaratılmışım, bedenimin kölesi olmaktan daha büyük şeyler için doğmuşum…”
MAHMUT EROL KILIÇ
SUFİ KİTAP- sayfa: 114