Bu bölüm için açıklama: 2009 yılının sonu itibariye KARİYE'nin basımına son verdik. Yeni sayıları çıkmadığı için bu bölüm arşiv niteliğindedir. Geçmişte Kariye'de yer alan yazıları ve fotoğrafları içermektedir.
KARİYE
KARMAKARIŞIK OKUMALAR
BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT
Lakin Zerdüşt halka bakıp da şaşırdı. Ardından şöyle buyurdu:
İnsan bir iptir, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş , - uçurum üstünde bir ip.
Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraklayış.
İnsanda büyük olan şey, onun bir amaç değil, bir köprü olmasıdır: insanda sevilebilecek olan şey ise, onun bir geçiş ve bir batış olmasıdır.
Ben, batmadan yaşamayı bilmeyen insanları severim, zira onlar karşıya geçenlerdir.
Ben, büyük hor görenleri severim, zira onlardır taparcasına sevenler, onlardır karşı kıyıya görülen hasretin okları.
Ben, batmak ve kurban olmak için yıldızların ardında sebep aramayanı değil, günün birinde, arz, üstinsanın olsun diye kendilerini arza kurban edeni severim.
Ben, idrak etmek için yaşayan ve üstinsanın geleceğini idrak eden insanı severim.
Ben, üstinsana ev yapmak ve ona toprak, hayvan ve bitki hazırlamak için çalışan, keşifler yapanı severim, zira böyle olsun ister kendi batışı da.
Ben, erdemini seveni severim: zira erdem batma iradesi, hasretin bir okudur.
Ben, kendisine bir damla ruh bırakmak şöyle dursun, büsbütün erdeminin ruhu olmak isteyeni severim: böylece o bir ruh olarak köprüyü geçer.
Ben erdemini dayanağı ve felaketi olarak hazırlayanı severim; böylece o, yalnız erdeminin hatırı için yaşamak ister, başka bir şey için değil.
Ben, pek çok erdeme sahip olmak istemeyeni severim. Tek bir erdem, iki erdemden daha fazilettir; zira kaderin asıldığı düğümdür o.
Ben, ruhunu israf edip, teşekkür beklemeyeni, teşekkür etmeyeni severim; zira o, daima verir ve kendisine saklamak istemez.
Ben, attığı zar, lehine düştüğü zaman utanan ve şöyle soranı severim: hilekar oyuncu muyum ben – zira helak olmak ister.
Ben, bir işe soyunmadan evvel altın sözler saçan ve vaat ettiğinden fazlasını tutanı severim: zira o batışını ister.
Ben, gelecektekileri haklı çıkaranı ve geçmiştekileri kurtaranı severim: zira o bugünküler tarafından helak edilmek ister.
Ben, sevdiği için, tanrısını edepli kılanı severim: zira o, tanrısının gazabıyla helak olmak mecburiyetindedir.
Ben, yaralıyken de ruhu derin olanı severim, ve küçücük bir yaşantıda dahi yok olanı: zira o memnuniyetle geçer köprüyü.
Ben, kendini unutacak kadar ruhu dolup taşanı severim ki içindedir her şey onun: böylece her şey onun batışı olur.
Ben, ruhu hür, gönlü hür olanı severim: öyle ki, kafası bağrıdır gönlünün, ancak gönlü batmaya sürükler onu.
Ben, insanların üstünde asılı duran kara buluttan tek tek düşen ağır damlalar gibi olanların hepsini severim: onlar yıldırımın habercisidirler ve helak olurlar haberci gibi.
Fark edin, yıldırımın habercisiyim, buluttan düşen ağır bir damla: ancak bu yıldırımın adı ‘üstinsan’dır.
***
Zerdüşt, bu sözleri söyledikten sonra, halka bir kez daha baktı ve sustu. “Orada dikilip duruyorlar” dedi kendi kendine, “orada gülüşüp duruyorlar: anlamıyorlar beni, bu kulaklara hitap eden ağız değilim ben.
İlkin kulaklarını mı patlatmak gerek, gözleriyle işitmeyi öğrenmeleri için? Davul ya da günah çıkaran vaiz gibi yaygara mı koparmalı? Yalnız kekemelere mi inanırlar yoksa?
Bir şeyleri var ki, gurur duyuyorlar onunla. Ne diyorlardı onları gururlandıran şeyin adına? Eğitim diyorlar; kendilerini keçi çobanlarından ayırt eden şeymiş bu!
Bu sebeple, kendilerinden söz edilirken ‘horgörü’ sözcüğünün kullanılmasından pek haz etmezler. Bundan ötürü gururlarına hitap etmek isterim ben de.
Bundan ötürü kendilerine hor görülebilecek olandan bahsedeceğim: ancak bu son insandır.”
Ve şöyle buyurdu Zerdüşt halka:
Zamanıdır, insanın kendine bir gaye edinmesinin. Zamanındır, insanın en yüce umudunun tohumunu ekmesinin.
Toprak, buna imkân verecek kadar bereketlidir hala. Gel gör ki, bir süre sonra bu toprak fakirleşecek, gevşeyecek ve hiçbir ulu ağaç yükselmeyecek üzerinde bir daha.
Yazık! Vakti gelince, insan, hasret okunu insandan öteye atamayacak ve yayını germeyi unutacak!
Size söylüyorum: insanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için, içindeki kaosun henüz bitmemiş olması gerekir. Size söylüyorum: o kaos henüz bitmemiş içinizde.
Yazık! İnsanın artık yıldız doğuramayacağı zaman yaklaşmakta. Yazık! En çok hor görülenin dahi, kendini hor görmeyeceği zaman gelmekte.
Bakın size son insanı gösteriyorum.
“Aşk nedir? Yaradılış nedir? Hasret nedir? Yıldız nedir?” böyle soracaktır son insan ve kırpacaktır gözlerini.
FRIEDRICH NİETZSCHE/ Say Yayınları
İNSAN ŞAKIR MI?
Konuştuğu biliniyor. Ağzı olan herkes konuşuyor, konuşması kendini anlatamıyor, çoğu zaman. Konuşma kalıplarla yürüyor, üstün körü sözcüklerin, dar anlamlarına sıkışmışlığında, salt konuşmak için konuşuyor insan. Oysa Nietzsche’nin Zerdüşt’ü “Nerde konuşma varsa, orda dünya bir bahçe gibidir bana” diyor. “Sözlerle, ezgiler ebediyen ayrılmış olanlar arasında gökkuşakları ve hayal köprüleri değil midirler?” konuşmanın böyle bir büyüsü var. Konuşarak birbirlerine erişir insanlar. Konuşarak insan olurlar. Ama konuşarak da yalan söylerler. İnsan, kendi gerçekliği ile konuşma aracılığıyla bağ kurabiliyor. Konuşma ise kendisiyle gerçekliğin ebediyen birbirinden ayrılmasından dolayı ancak “gökkuşağı ve hayal köprüsü” olur ona. Dil hakikate ulaştıramaz bizi, gerçekliği bize taşıyamaz. “Güzel bir budalalıktır konuşmak: onunla dans ederek geçer insanın her şeyin üzerinden.” Konuşma ile tanır gerçekliği, elinde güvenilir başka bir aracı yoktur. Konuşma, o güzel budalalık, koskocaman yalanlar söyletir bize: Konuşma çarpıtır gerçekliği: “Ne kadar hoştur her konuşma ve seslerin her yalanı! Ezgilerle dans eder sevgimiz rengarenk gökkuşakları üstünde.” Konuşma apayrı bir gerçeklik oluşturur sanki, o bilemeyeceğimiz, aramızda kapatılamaz bir uçurum olan “asıl(!)” gerçeklikle. Bizi gökkuşakları üstüne çeker. Yine de bu aldanmanın kaçınılmazlığını duyan insan, Zerdüşt’ün ağzından haykırır: “Ne denli hoştur her konuşma ve seslerin her yalanı!” Her konuşma yapısı gereği yalan söyler: Buradaki yalan doğrunun bilinmediği yalandır! Şunu biliriz her konuşmanın ardından: bu doğru değil! Bu yalan!
Dilin yalanı, zaman içinde kullanıla kullanıla gerçeklik kazanır(!) Alışırız dilin kalıplarına. Bu alışkanlık bizi, basmakalıp dil kullanımına, dolayısıyla basmakalıp düşüncelere iter! Sakız olmuş sözlerin dile getirdiği, sakız olmuş kavramlarla yürütülen konuşma kokuşmaya başlar.
Konuşmanın kokuştuğu dünyada Nietzsche’nin insana söylediği şudur: “Bir bahçe gibi dünyanın seni beklediği yerlere, dışarılara çık. Dışarılara çıkıp güllere, arılara ve güvercin sürülerine git! Hele ama öten kuşlara git, şakımayı öğrenmek için onlardan! Şakımak yaraşır şifa bulmakta olan kişiye; sağlıklı insan konuşabilir de. Sağlıklı insan şakıyıp türkü söylemek isterse başka türlü söyler şifa bulmakta olan kişiden.”
İnsan şakır: kalıpları kırabildiğinde, kırabilmek için. Şakımanın kokuşmaması için daha üst şakımalara gerek var. Yaşamak, unutmayalım, ölünceye dek yenilenmektir, şakımaktır.
AHMET İNAM
Ahlakın Soykütüğü Üstüne
Say yayınları
KENDİNE AİT BİR ODA
Yaşama işini sürdürmeniz için sizi daha nasıl yüreklendirebilirim? Genç hanımlar, diyebilirim, lütfen kulak verin, sıkıcı son şimdi başlıyor, bence sizler utanç verici ölçüde bilgisizsiniz. Bir tek önemli buluşunuz yok. Hiçbir zaman bir imparatorluğu yerinden sarsmış ya da bir orduyu savaşa götürmüş değilsiniz. Shakespeare’in oyunları da size ait değil ve hiçbir zaman barbar bir kavimi uygarlığın iyi yönleriyle tanıştırmadınız. Özrünüz ne? Dünyanın, her biri trafiğe, işe güce ya da aşka dalmış beyaz siyah ve çikolata renkli sakinleri ile dolu sokaklarını, alanlarını ve ormanlarını gösterip yapacak başka işlerimiz vardı demeniz doğrudur. Bizim yaptıklarımız olmasaydı, o denizlerde yelken açılmazdı, o verimli topraklar birer çöl olurdu. İstatistiklere göre şu anda varolan bir milyar altı yüz yirmi üç milyon insanı, belki de altı ya da yedi yaşına kadar, doğurup, besleyip, yıkayıp eğittik, kimilerimiz yardım gördükse de bütün bunlar çok zamanımızı aldı.
Söylediklerinizde doğruluk payı olduğunu yadsıyamam. Ama aynı zamanda, 1866 yılından beri İngiltere’de kadınlar için iki fakülte olduğunu; 1880 yılından beri evli bir kadının kendi servetine yasal olarak sahip çıkabileceğini ve dokuz yıl öncesinde, 1919’da ona oy hakkı tanındığını anımsatabilir miyim? Yine on yıldan beri çok mesleğinde sizlere açıldığını anımsatabilir miyim? Bu büyük ayrıcalıkları ve yararlanabildikleri süreyi ve şu anda herhangi bir yoldan yılda beş yüz pound kazanabilen iki bin kadar kadın olduğunu göz önünde tutarsanız, olanaksızlıklar, öğretim, destek, boş zaman ve para eksikliği gibi özürler geçerli olamaz. Dahası ekonomistler bize Mrs. Seton’un gereğinden çok çocuğu olduğunu söylüyorlar. Kuşkusuz çocuk doğurmayı sürdürmelisiniz, onar ya da on ikişer yerine ikişer ya da üçer çocuk.
Böylece biraz boş zaman, birazda kitaplardan öğrendiklerinizle – öbür tür bilgiye yeterli ölçüde sahipsiniz ve üniversiteye öğrendiklerinizi unutmak için geldiniz sanırım – kuşkusuz, çok uzun, çok emek isteyen ve fazlasıyla karanlıkta kalmış uğraşınızın başka bir aşamasına geçmelisiniz. Ne yapmanız gerektiğini ve ne gibi etkiler yaratacağınızı önerecek hazır bekleyen binlerce kalem var.
Çünkü şu bir gerçektir ki, tutunacak bir kol yoktur ve tek başımıza yol alırız ve yalnızca kadınların ve erkelerin dünyasıyla değil, gerçeklikle ilişki içindeyizdir.
VIRGINIA WOOLF
İletişim Yayınları
SANAYİ TOPLUMU VE GELECEĞİ
“Aşağılık duygusu”ndan kastımız, yalnızca katı anlamda aşağılık duygusu değil, buna ilişkin özelliklerin bütün bir yelpazesidir: kendine az değer verme, güçsüzlük duyguları, depresif eğilimler, yenilmişlik, suçluluk, kendinden nefret etme vb. bizce çağdaş solcular böyle duygulara meyillidirler ve bu duygular çağdaş solun yolunu belirlemede etkilidir.
***
“Politik ahlaksızlık” terminolojisine karşı en hassas insanlar, gettolarda yaşayan zenciler, Asyalı göçmenler, tacize uğrayan kadınlar ya da özürlüler değil, bu “baskı gören” guruplardan birine bile ait olmayan, aksine toplumun ayrıcalıklı kesimlerinden gelen eylemci azınlıktır. ‘Politik dürüstlük’ en çok, yüksek maaşlarıyla güvenleri, işleri olan ve çoğunu üst sınıf ailelerden gelen heteroseksüel beyaz erkeklerin oluşturduğu üniversite profesörleri tarafından savunulur.
***
Solcularda güçlü, iyi ve başarılı imaja sahip her şeyden nefret etme eğilimi vardır. Amerika’dan nefret ederler, Batı uygarlığından nefret ederler, beyaz erkeklerden nefret ederler, akılcılıktan nefret ederler. Solcuların, Batı’dan vb.den nefret etmek için öne sürdükleri nedenler, gerçek nedenleriyle aynı değildir. Batı’dan, savaşçı, emperyalist, cinsiyetçi vb. olduğu için nefret ettiklerini söylerler; ancak aynı hatalar sosyalist ülkelerde veya ilkel kültürlerde ortaya çıktığında, bir solcu onlar için bahaneler bulur veya en iyi koşulda, istemeyerek bunların varlığını kabul eder ve büyük bir ateşlilikle bu hataların Batı’da da bulunduğunu belirtir. Böylelikle, açıktır ki, bu hatalar, bir solcunun Amerika ve Batı’dan nefret etmek için gerçek nedenleri değildir. O güçlü ve başarılı olduğu için Amerika ve Batı’dan nefret etmektedir.
***
Solcu aşağılık duygusunun etkisiyle bir övüngen, egoist, palavracı, yalnızca rekabetçi haline gelen bir kişi değildir. Bu tip bir insan kendisine olan güvenini daha tamamıyla kaybetmiş değildir. Bu insanın kendi gücü ve değeri konusunda biraz şüphesi olsa da, kendini hala güçlü olma yetisi olan birisi olarak görür ve kendini güçlü biri yapma çabaları bu hoş olmayan davranışlarına neden olur. Ancak, bir solcu bu durumun çok ötesindedir. Onun aşağılık duygusu öylesine kökleşmiştir ki kendisinin bir birey olarak güçlü ve değerli olduğunu düşünemez bile. Sonra da solcu kolektivizmi. O, yalnızca kendisini özdeşleştirdiği büyük bir örgütlenmenin ya da kitle hareketinin bir üyesi olarak güçlü hisseder.
UNABOMBER
KAOS YAYINLARI
***
AŞÇININ KİTABI
Boğan Piranyan/ Merzifon Amerikan Koleji Aşçısı- 1914
Yemeği hazırlarken kişi kendi de yemekle birlikte ve yemek gibi ‘pişmezse’ o yemeğin tadı yavan olur. Güzel bir bahçe, ancak sahibinin nefesiyle yeşerir. Yemekte lezzetini onu hazırlayandan alır. Temiz ve zevkli yemek hazırlayabilmek için temizlik ve zevk gerekir. Tek sözle yemeği zihinle pişirmemiz gerekir. -aşçının zihniyle-
Boğan Piranyan’ın “Yeni Aşçı” kitabında yazdığı önsözden alınma satırlar, bize yemek pişirmenin sadece teknik bir mesele olmadığını hatırlatıyor.
Not: Anadolu Koleji’nin Merzifon’da 1886’dan 1921’ e kadar süren öğretim hayatını gözden geçirmek, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları, Amerika misyoner kurumlarının eğitim felsefesi ve ilkeleri, devlet misyonerler ve gayri Müslim topluluklarla gerilen ilişkileri hakkında önemli ipuçları sunar.
ARAS YAYINCILIK
***
ZEYTİNDAĞI / Fatih Rıfkı Atay
Acaba buna ‘Hacılar Hanı’ diyebilir miyiz? Zeytindağı üstünde ve geniş bir çamlığın ortasında idi. Banyolu odalarına bakarsanız bir Alman Oteline, kiliseli kısmına yaklaşırsanız bir manastıra, başörtülü ve hastalarından haber götürür gibi dolaşan şivesterleri ile bir kliniğe de benzer. Birinci Dünya harbinde Dördüncü ordu karargâhı idi.
Bir Türk Kudüs’ü yoktur. Bir Arap Kudüs’ü var mıydı? Hayır. Ne Katolik, ne Ortodoksluk, ne de Yahudi Kudüs’ü! Kudüs Haclı Alemli, Davud mühürlü sancaklar altında göze görünmez orduların sessizce alıp verdikleri bir yer. Bu defa o şehrin bu yakasında Süleyman’ın olduğu kadar Yahudi olan Kudüs’ü görüyorum.
Biz şimdi kırkına yaklaşanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun son gençleriyiz. 1914’te üç, beş, yedi yaşında olan çocuklar, bugün Türkiye’nin gençleri olmuşlardır. Ve hatıralarında imparatorluktan hiçbir iz kalmamıştı. İşte onlara saltanatın, Suriye’de, Filistin ve Hicaz’ daki son yıllarını anlatmak istiyorum.
Bizden Belgrad’ı aldıklarında, düşman delegeleri Niş Kasabası’nı da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak: “Ne hacet, İstanbul’u da size verelim” dedi. Babaları için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı.
Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girid’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk Milleti yaşayamaz sanıyorduk.
POZİTİF YAYIN
***
Küçüktüm, küçücüktüm,
Oltayı attım denize;
Üşüşüverdi balıklar,
Denizi gördüm.
Bir uçurtma yaptım, telli duvaklı;
Kuyruğu ebemkuşağı renginde;
Bir salıverdim gökyüzüne;
Gökyüzünü gördüm.
Büyüdüm işsiz kaldım, aç kaldım;
Para kazanmak gerekti;
Girdim insanların içine,
İnsanları gördüm.
Ne yardan geçerim, ne serden;
Ne denizden, ne gökyüzünden
Ama…
Bırakmıyor son gördüğüm,
Bırakmıyor geçim derdi.
Oymuş, diyorum zavallı şairin
Görüp göreceği.
ORHAN VELİ KANIK
***
***
***
***
***
***
Ve biri Kolombiya’da konuşuyor:
“Hayatın bedeli artıkça artıyor, hayatın değeri düştükçe düşüyor.”
EDUARDO GALEANO
Bugünkü Latin Amerikan edebiyatının temel işlevlerinden birinin, sıklıkla iletişimi engellemek ya da iletişime ihanet etmek için kullanılan, istismar edilen sözü geri kazanmak olduğuna inanıyorum. “Özgürlük” benim ülkemde politik mahkûmların yattığı bir cezaevi, pek çok terör rejimine “demokrasi” deniliyor; “aşk” sözcüğü insanla otomobili arasındaki ilişkiyi tanımlıyor ve “devrim”den yeni bir deterjanın mutfakta yapabilecekleri anlaşılıyor; “zevk” belirli bir marka yumuşak bir sabunun ürettiği bir şey ve “mutluluk” sosis yemenin verdiği bir duygu. “Huzur ülkesi”, Latin Amerika’nın pek çok yerinde “sessiz mezarlık” anlamına gelir ve “sağlıklı insan” denince bazen “aciz insan” diye okumak gerekir. “BİZ HAYIR DİYORUZ”
METİS YAYINEVİ
***
TOSHİHİKO İZUTSU
Ne “doğru” “doğru”dur ve ne de “böyle” “böyle”dir. Eğer “doğru” (mutlak olarak) “doğru” olsaydı, “doğru-olmayan”dan o denli (mutlak biçimde) farklı olurdu ki artık tartışmaya mahal kalmazdı. Eğer “böyle” de (mutlak olarak) “böyle” olsaydı, “böyle-olmayan”dan o denli (mutlak biçimde) farklı olurdu ki artık tartışmaya mahal kalmazdı.
“Nesneler arasındaki sayısız zıtlığı Sınırsızlık haline rücû’ ettirmek” demek özcülük-çülerin telakkisine göre birbirinden fark edilebilen bütün nesneleri, başlangıçta, bu nesneler arasında kesin “sınır” ya da kenarların bulunmadığı karmaşa Vahdeti haline rücû ettirmek demektir. Sübjektif yanından bu, her gün kullandığımız Akıl düzeyinde yapmakta olduğumuz bütün akıl yürütme ve hüküm vermelerin terk edilmesi demektir. Çuang-Tzu, ister örtük ister açık bir biçimde olsunlar, herhangi bir şey hakkında yürüttüğümüz bu muhakeme ve verdiğimiz hükümleri unutmanın insanda, bütün hükümlerden ve Akl’ın bütün faaliyetlerinden önceki zihni hali tesis edeceğini ve bu halin ise nesnelerin başlangıçta haiz oldukları “Semavi” ya da “öz-süz” halde görülebilmelerini sağladığını vurgulamaktadır.
Ama bunu gerçekleştirmek hiç de kolay bir iş değildir. Bu, Çuang-Tzu’nun ming yani “Aydınlanma” diye adlandırdığı fizik-ötesi özel bir tür sezginin aktif bir biçimde harekete geçmesini gerektirmektedir. Ve bu aydınlatıcı sezgi türü de, zevkine herkesin erebileceği bir şey değildir. Tıpkı fiziksel olarak kör ve sağır kimselerin olması gibi manevi açıdan da kör ve sağır kimseler vardır. Ve Maneviyat âleminde de kör ve sağır olanların sayısı, ne yazıktır ki, görebilme ve işitebilme yeteneğine sahip olanlardan çok daha fazladır.
“Kör olan, güzel renklerin ve şekillerin zevkine eremez. Sağır olan, zillerin ve davulların sesinin zevkine eremez. Ama bu körlüğün ve sağırlığın yalnızca vücudumuzun uzuvlarına has bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Âsla! Bunlar bilgi alanında da vardır.”
“TAO-CULUK’DAKİ ANAHTAR-KAVRAMLAR”
***
ARKADAŞIM BADEM AĞACI
Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış.
Açarsın çiçeklerini .
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz, bir tatlı söz.
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya.
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış.
Açarsın çiçeklerini .
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz, bir tatlı söz.
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya.
AZİZ NESİN
***
KÖRLÜK/ José Saramago
Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz’in yaşayan en önemli yazarı olan José Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır.
ELİAS CANETTİ
Ölüme atıp tutmakla ne demek istiyorsun yani? diye sorarlar hep. Çeşitli dinlerde insanı bıktıracak kadar bol miktarda açığa vurulan ucuz beklentilere kendini kaptırmanı isterler. Ama ben hiç bir şey bilmiyorum bu konuda. Söyleyecek sözüm yok. Ölüme şimdiye dek hiç yaltaklanmayışım karakterimi oluşturuyor ve gururlandırıyor beni. Herkes gibi ben de, pek seyrek olmakla birlikte, ölmeyi istedim bazen, ama kimse ağzımdan ölümü öven sözler çıktığını işitmemiştir; hiç kime ölümün karşısında boyun eğdiğimi, onu kabullenip benimsediğimi ya da saf dışı bıraktığımı söyleyemez. Her zaman gereksiz ve kötü bir gözle bakmışımdır ölüme; onu tüm varlıkların başına musallat olmuş belaların anası, çözümlenemeyip akıl erdirilemeyen bir nesne, öteden beri her bir şeyin üzerine atılan ve bugüne değin kimsenin çıkıp canını cehenneme yollayamadığı bir düğüm saymışımdır.
MARAKEŞ’TE SESLER/CEM YAYINEVİ
HERMANN HESSE
Uzun bir sessizlikten sonra sordu Siddhartha: “Nedir bu öbür şey, Vasudeva?”
Vasudeva doğrulup kalktı. “Geç oldu,” dedi, “gidip yatalım artık. Öbür şeyin ne olduğunu sana söyleyemem, sevgili dostum. Sen öğreneceksin bunu ama belki de biliyorsun.Bak, ben bilgin biri değilim, nasıl konuşulacağını bilmem, nasıl düşünüleceğini de. Yalnızca dinlemesini beceririm, bir de hak yolundan ayrılmamayı, bütün bildiklerim bu kadardır. Öbür şeyin ne olduğunu sana söyleyebilsem, bunu öğretebilsem sana, belki bir bilgin olurdum, ama bu halimle bir kayıkçıyım sadece, işim arzu edenleri ırmaktan karşıya geçirmektir. Pek çok kişiyi bir kıyıdan öbür kıyıya geçirdim, binlerce kişiyi; hepsi içinde ırmak, yolculuk sırasında karşılaşılan bir engelden başka şey değildi. Para pul, iş güç peşine düşmüşlerdi, düğün derneklere seğirtiyor, hac yerlerini ziyarete gidiyorlardı ve ırmak bir engeldi yollarının üzerinde, kayıkçı da bir an önce bu engelin üzerinden aşırmak için vardı. Binlerce kişinin arasında pek azı, topu topu dört ya da beşi için ırmak bir engel olmaktan çıktı, bu insanlar ırmağın sesini işittiler; ırmağın sesine kulak verdiler ve ırmak benim için nasıl kutsalsa, onların gözünde de kutsallık kazandı.
“Evet, Siddhartha,” diye ceapladı Vasudeva. “Senin demek istediğin şu olacak sanırım: Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu vardır; geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye de bir şey bilmez .”
SİDDHARTHA/ CAN YAYINEVİ
BEYDEBA
Kerk’te ömrünü ibadetle geçiren bir zahit varmış. Günün birinde bu zahide bir misafir gelmiş. Zahit de konuğuna hurma ikram etmiş.
Misafir hurmayı çok beğenmiş. Ev sahibine dönerek:
− Bu ne tatlı hurma! Bizim memleketimizde böyle tatlı hurma bulunmaz. Bana yardım etseniz de şu çekirdekleri götürüp memleketime eksem, demiş.
Zahit buna itiraz etmiş:
− Belki sizin memleketin toprağı iyi değildir. Orada hurma yetiştiremeyebilirsin. Üstelik sizin memleketin meyvesi boldur. Hurmaya hiçte ihtiyaç yoktur. Onun için boşuna zahmet çekme. Çünkü emeğin boşuna gidecektir. Olmayacak işin peşine koşmak doğru değildir, demiş.
Meğer zahit İbrani diliyle konuşuyormuş. Misafir bu dilin akıcılığı ve ahengine hayran olmuş. İbranice öğrenip zahit gibi konuşmaya çalışmış. Onun bu halini gören zahit:
− Yahu kendi dilini bırakıp da niye bilmediğin bir lisan da kem küm ediyorsun. Tıpkı akılsız karga gibi hareket ediyorsun, demiş.
Misafir:
− Bu nasıl olmuş? Diye sorunca zahit başlamış anlatmaya:
− Derler ki karganın biri serçelerin seke seke yürüyüşüne imrenmiş. Başlamış onun gibi yürümeye. Fakat ne kadar uğraşsa da serçe kadar güzel yürüyememiş. Tekrar kendi yürüyüşüne dönmek istemiş. Ne yazık ki kendi yürüyüşünü unuttuğundan bunu da becerememiş. Başlamış kırıla döküle yürümeye… O günden sonra kuşların en kötü yürüyeni olup çıkmış.
Sende bildiğin dili bırakıp İbranice öğrenmeye uğraşıyorsun. Korkarım ki İbranice öğreneyim derken ana dilinden de olacaksın. Her kim kendine uymayan bir işin peşinden koşar, yapamayacağı bir işi yapmaya özenirse ona cahilsin demek yakışır.
KELİLE ve DİMNE/DAMLA YAYINEVİ
