PAYLAŞIMLAR


Kendin olmak!

Telaş telaş telaş! Nedir bu koşturmaca bilemedim. Nereye doğru, niçin, kime ve neye?
Kafam karışıyor prenses! Hayat değil beni bu telaş öldürecek demiş ünlü şair Ö.Asaf abimiz. Vala çok hak verdim kendilerine. Baktım sürekli bir yerlere bir şeylere yetişmek zorundayım. Bir günlük gazeteye bile vakit ayıramamışım. Dedim dur bi. Peki neydi bu benim telaşemin nedeni.
 
Hayatımdaki insanları memnun etme kaygısı benim bir sorunum. Sanırım vefa hissini çok ciddiye almamla ilgili. Ha alınmalı o ayrı mesele ya da dur dur ne alınmalı yahu! Hayatta illa şu duygu olmalı bu duygu olmalı, bu iş önemli bu kalanlar daha da önemli. Nedir yahu bu durumların ahvali bilemedim...
Hoş diyeceksin ki ben daha oldukça gencim sen ne diyorsun tam olarak nedir merakın yahut iletmek istediğin bilemedim. Haklısın oldukça dolu bir beyinden sesleniyorum sana. Fakat niyetim bir bilgi işlemek değil bünyeye, sadece rahatlamak için yapmaman gerekenleri ya da dikkatli olman gerekenleri söylemek.
Sürekli bir yerlere yetişmem gerekiyor, birileriyle ilgilenmem, birilerine kendimi ispatlamam ve yine birileri için çalışmam gerek. Ha kendim için de şöyle bir seçeneğim var, bunlar benim tercihlerim. Kafan karıştı değil mi?

  Dünyaya geldiğimiz günden bu yana çeşitli kurumların bünyesinde yetiştik. Bu süregelen süreçte her bir kurum hayatlarımızın birer yöneticisi oldu. Kendin olmak nedir kavramı ise belli ki insan olmak nedir sorusuna eşdeğer tutulup hep sonraki yaşama bırakıldı. Kanıksadığımız durumsa tam da kurumların ortasında kalıp sıkıştığımız anlara denk gelir. Aile, arkadaşlık, iş, okul, bununla beraber tipik alışılmış kurallar zinciri insan olma bünyesi içinde ele alındığında gereğince yapılan eylemler silsilesinde yerini bulur. Hayır benim derdim bunlar da değil! 
Nerdeyse imdat diye bağıracağım yetişme turları attığımda fark ettim, peş peşe sorular sıralandı beynimin çatı katında saklanmış tozlu tozlu: 'ben ne istiyorum, ben kimim, istediklerimi nasıl yaparım, tercihlerim kimler, neye dayanamıyorum, kimi istiyorum, hangi zamanlarda kimi istiyorum, neden kaybetme korkusu içindeyim, kendin gibi ol, nedir kendin gibi olmak!?'  
Düşündüğüm diğer noktaysa şu, benim gibi milyonlarca insanın bu duyguyu, bu sıkışmışlık ve gereklilik eylemlerini yapmak zorunda olması. Bize bir baksana oradan, nasıl görünüyoruz? Durmadan koşuşan karıncalar gibiyiz! Hepimiz sürekli güzergahlar halinde, yanımızda yolcular değişirken, konuştuklarımız ise sadece farklı bir vücutta cümle düzeni farklı şekilde bazen benzer bazense farklı isimler çerçevesinde. Hangimiz aynada gördüğü surete ne istediğini soruyor dersin?

Ah benim daha yaşanılası ömrü çok olan güzel prensesim, okuduğum kitapların yalnızca üçünün hatırına asla bırakmayacağım kitap seyrine dalmayı. Belki bir arkadaşım o gece gün içerisinde yaşadıklarını anlatamayacak ama kendi iç sesiyle tanışır belki dolayısıyla esas olanı yakalama fırsatı buluruz. Evet evet esas olan, nedir biliyor musun? Ruh! Tam da bu noktada sana bir önerim olacak.

Nasıl yakalarsın ruhu, ne istediğini yahut ona ‘ne vermeliyi’? Ben sualimi kendimce bulmaya başladım. Hiçbir müziği beynime sığdıramadığım bir zaman dilimi içinde, ki müzik ruhun gıdasıdır illaki, bir kitaba sığındım. Oldukça popüler olmasına rağmen, zannetmem popülerliğin o geçici dalgasından nasip alsın. Üstünden hayli olmasa da belli bir zaman geçti çıkalı kitap. Ben Elif Şafak’ın ‘Aşk’ kitabını elime aldığımda geçtiğimiz yaz mevsimine tekabül eder. Romanın sürükleyici hikâyesi yanı sıra, iki dervişin birbirleriyle olan ruh adaşlığı yaşadığımız dünyada adına az rastlanır bir olgu. Tabii burada iki derviş diye bahsettiğim isimlerin birer felsefeci, bilim düşünürü olması da bir gerçek. Fakat kitabın içine girip o dünyaya karıştığınızda kafanızdaki dünyevi sorumluluklarınız değil, ruhu beslemedeki sorumluluklarınız oluyor. Şöyle bir kitabın kapağını kapayıp ‘sahi ya, ruhu nerde bıraktık ki biz’ diye sorup kalıyorsun. Mevlana çok büyük bir düşünür, anlatılan hikaye o ve onun ruh eşi Şems ise başka büyük bir düşünür. Romandaki her karakter bence kendince ruhuna düşkün. Zaten mesele de bu. Biz yaşanılası dünyanın konforunu iyi mobilyada ararken, romandaki karakterlerse içlerinde arıyorlar. Bedenden öteye geçebilmek ciddi bir vasıf olsa gerek.

Bir kitap tanıtırken genelde zorlanırım, kitap dışına çıkar mesele, gelir kendi derdim olur. Bu duygu ki insanlığa has. Burada kitaptan alıntılar yapmayacağım. Fakat içsel kaygılarımı da dökmeyeceğim zaten, ki yeterince döktüğüm yazının başlarında bariz.

Mesele şu: aşk! Henüz kavramsal olarak tanımı kimilerince yapılamamış kimlerince ise sözlük tanımı kıvamında cümle olmuşken, birilerinin hatta bir çoğumuzun ruhunda nefes alıyor. Üstelik bu nefes alışlardan çoğumuzun bedeni bihaber. Beni bu durum korkutuyor!
Sana başta bahsettiğim o yoğunluklar varya küçük prenses, işte onlara sunacağın en güzel başkaldırış aşk.
Bir adama aşık olabilirsin, yahut bir kadına; aynı türden olanına yani. Tarifsiz yoğunluk, soluk kesilmesi. Bir hayvana da bir ağaca bir çiçeğe de. Hatta bir fikre de, bir söze, bir şarkıya ya da bir şiire. Yahut bir buluta, aya, göğe, denize, yıldıza. Biz yaşadıkça ruh gezer ve bu geziş bir arayış içindir.

Ruha seslenmek için aracı aşk yapan tasavvuf felsefi kitabın ve bahsettiğim düşünürlerin ilk adımıdır. Anlatılan hikayeler içinde hikayeler var kitapta.
 Sadece Mevlana ve Şems değil, Mevlana’nın ailesi, Şems’e denk gelen insanlar ve yaşadığımız yüzyılın tanığı  Ella ve Aziz’in yani bir kadın ve bir erkeğin arayışlarındaki durak.

Kitabın ilk sayfasını açtığında şunu yazıyor:
‘…ya ortasındasındır aşkın, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde’.
Öyle bir şey ki aşk, ruhun ekmeği, suyu.

Fakat burada önemli bir şey daha var, tasavvuf felsefesi. Tasavvuf felsefesini kelimelerle izah etmek, ne cüret! Hissedilesi, yaşanılası. Tasavvuf insanın içinde yaptığı bir yolculuk Tanrı’ya giden. Yollar sınananarak geçilir. Sınavlar kendi bedeninden ruhuna doğru zorlaşarak ilerler. Dolayısıyla beslenilmesi gereken duygu aşktır.
Sadece insana,yahut ağaca göğe yıldıza değil, Tanrı’ya duyulan aşk da yer eder kitabın sayfalarında. Aradığımızı bulmakta kaygılar çekerken, ne aradığımız sualini tak diye çıkarıverir kitaptan bir cümle.   

Bizler, o yukardan gördüğün insancıklar mola verdiğinde koşturmaya, bir nefes alışveriş olmalı bu kitap. İçinde Mevlana ile Şems’in kırk öğüdü yer alır ve tabii ki bu öğütlere vesile olan birçok olay. Ruhu fark ediş zamanı bu öğütleri anladığında başlar.

Velhasıl ki prensesim çok çok uzun mektupların olacak, Mevlana ile Şems anlatmakla bitmez, Tasavvuf da bitmez üstelik aşk hiç bitmez. Esas mesele okuyan gözün ruhun gözü olması. Dünyevi telaşın sesini biraz kısıp içindeki dünyayı duymak. Bugün ‘Elif Şafak’ın Aşk’ kitabı, yarın da başka bir kitap. Yeter ki vesilen kendini bulmak olsun. 
ZEYNEP GÜVERCİN


***

Sokak çocuğu kim mi?
        Ön yargılarımızla başlayalım önce. Sokak çocukları, kirli çocuklardır, şehrin varoşlarında yaşarlar, pis kokarlar, elleri yüzleri kirlidir, yılışık olurlar, bir peçeteyi satmak için saatlerce ısrar ederler. Bir kısmı sokakta yaşar. Köprü altları, banklar, banka ATM’leri yani kendilerince korunaklı bölgelerde. Küçük yaşta ellerinde sigara görürüz bazen, bazen de tiner. Tinercilerden de çok korkarız (eğer uyuşturucu maddeyi aldıkları ansa da korkmalıyız zaten). Bir kısmı da akşam olunca yok olurlar sokaklardan! Düşünmeyiz hiç akşam nereye gittiklerini. Yoklar ya artık bizim için önemli olan odur.
         Şimdi birde onların ağzından dinleyelim, sokak çocuğu kim?
Sokakta çöp toplarken karşılaştık genel ismiyle ‘Sokak Çocuğu’ arkadaşla. Anlattı bize:
-          16 yaşındayım. İsmim Sokak Çocuğu. 7 kardeşim var, 5 tanesi okula gidiyor. 2 tanesi küçük annem onlara bakıyor. Evin en büyük çocuğu benim. Benden başka eve para getirecek kimse yok. Okula gidiyorum ama sürekli çalışmak zorunda olduğum için sınıfta kaldım hep. Bu gün de okul çıkışı geldim çöp toplamaya. Günlük 15-20 TL kazanıyorum. Bitlis den göç etmiş ailem yıllar önce. Aslında bir evimiz var. Birde dükkânımız ama babam kirayı hep kumarda yiyor. Hem çalışmıyor, hem de tüm paramızı kumarda kaybediyor. Şimdi de hapishaneden yeni çıktı. Annemi kardeşlerimi hepimizi dövmüştü. Polise şikâyet etmiştik hapse attılar. Annem hastalandı. Sürekli mutsuz, dayak yiyor. Yeşil kartımız var, hastaneye gitti, daha iyi. Ben çalışmak zorundayım, kardeşlerim var. Şimdi müsaade ederseniz çekçeğimi alacağım(çöp taşıdığı el arabası) onu kaybedersem ceza alırım, 50 TL bu araba.-
        İşte bu sadece bir çocuğumuzun, kardeşimizin hikayesi hem de henüz şanslı olanlardan. Neden mi? Çünkü henüz bir sokak mafyasının, organ mafyasının eline düşmemiş, çöp toplarken binbir türlü pisliğin içinde mikrop kapıp hastalanmamış, tacize, tecavüze uğramamış ya da bütün bunların yanında organları alınıp bir köşede ölü bulunmamış.
        Tüm bu tehlikelerle savaşan sokak çocuklarımız. Onlardan tiksinmekle, onlardan kaçıp görmezden gelmekle sadece daha fazla acı çekmelerini, sayılarının artmasını sağlarız. Çözüm acıyım, vicdan yapıp sattıkları peçeteleri, suları almak onlara para vermek değildir asla. Para onlar için sadece sokağı çekici kılar.
        İlk çözüm tabiî ki onların bu ortamlardan alınıp okula gitmelerini sağlamaktır ama bundan da önce onların yaşayabilecekleri sosyo-ekonomik şartları sağlamaktır. Anne babalarına iş bulabilmek, çalışamayacak durumda iseler yardım sağlayabilmek. Ya da bunlar da olmuyorsa çocuğa hafta sonlarında, okul çıkışlarında güçlerinin yeteceği işler (fırın, tesisatçı, market) sorumluluklar verebilmek.
        Şimdi ne olur etrafımıza, çocuklarımıza bir daha bakalım onların da çocuk olduğunu, çocukça yaşamayı hak ettiğini unutmayarak elimizden ne geliyor bir kez daha düşünelim.

NİDA


***

EŞİKTEN EŞİĞE 
Fikret Doğan
Büyükbaş Hayvanlar

Bir yaşıma daha girdim: Gülengül Altınsay, Banu K. Yelkovan, Feryal Pere gibi minnet duygusuyla okuduğum yazarların geçmişleri sıkıntılıymış. Ahmet Çakar doktor ya, teşhisi koydu: Futbol yorumculuğu yapan kadınların "ağır kompleksleri", yani ruhsal arızaları varmış. Peki neye dayanarak böyle zırvalıyor? Freud'a. E bu da bir ilerleme sayılır. Normalde sağa sola mesnetsizce saldırırken işkembei kübradan atardı, şimdi bilimsel takılıyor.
"Büyükbaş hayvanlar". Ahmet Çakar Sabah'taki söyleşide kendisini ve Erman Toroğlu'nu işte böyle tanımlıyor. Vallaha doğru söze ne denir? Ben de diyordum, yahu o program neden bir ahırı andırıyor? Sürekli oradan ve bu adamların yazılarından niye necaset kokusu geliyor diye? Aha bundanmış. Bir taraftan da tereddüt içindeyim; sonuçta inekler, öküzler, boğalar, mandalar barışçıl hayvanlardır, kızdırmadıkça hiçkimseye zararları dokunmaz, durduk yere ona buna iftira atmazlar, yani Ahmet Çakar kendilerini bu mahlukata benzeterek sakın onlara hakaret ediyor olmasın? Sonra bu iki "büyükbaş hayvan"ın resimdeki melül yüz ifadelerini görünce içim rahatladı, "yok yok, teşbihte hata olmaz" dedim.
Erman Toroğlu gene o söyleşide Güiza ve Roberto Carlos için eşcinsel imasında bulunuyor. Diyelim ki öyleler, sana ne? Bir de utanmadan çok bilmiş bir edayla "İspanyol basınında bulursun" diye kaynak göstermesi var ki, işte o tam evlere şenlik. Bilmeyen de sanacak, bu "büyükbaş hayvan" sürekli İspanyol gazetelerini takip ediyor. Ne yani sen şimdi onlara eşcinsel mi diyorsun mealinde bir soru gelince de dansöz gibi kıvırıyor: "bilakis tam tersi, diyorum araştırın!" Yuh artık. Eğer tam tersini söylüyorsan, Fenerbahçe neyi araştırsın? Velev ki, adamlar eşcinsel, bunda ne kötülük var? Rakip takımın forvetine aşık olup maç mı satacaklar? Mantık değil, foseptik çukuru mübarek!
Ziya Şengül ile Gökmen Özdenak'ı hakikaten takdir ettim: "Büyükbaş hayvan sizsiniz, küçükbaş hayvan biziz" demişler, Ahmet Çakar da bu tanımı benimsemiş. Yani bir tanım bu kadar mı isabetli olur? Eğriye eğri doğruya doğru, adamlar bilge bir kere, kendilerini çok iyi tanıyorlar.
Erman Toroğlu eşcinsellere kin kusarken Ahmet Çakar hiç altta kalır mı, o da hemen kadınları aşağılıyor: "Bir kadın hakemlik yapıyorsa, bir kadın futbol yorumculuğu işini kovalıyorsa, mutlaka onun gençliğinde yaşadığı sıkıntılar, ağır kompleksler vardır, böyle bir şey kabul edilemez, Yapsın buyursun, yapsın da...Ama bir kadın futbol yorumu falan yapıyorsa, iddialı konuşuyorsa, ben onun geçmişiyle ilgili sıkıntı olduğunu düşünürüm."
İfade o kadar bozuk ki, insan hiçbir şey anlamıyor. Neymiş o sıkıntı? Cevap: "Freudyen sıkıntı olabilir, başka sıkıntı olabilir." Vallaha Freudyen sıkıntı diye bir şey duymadım. Freud'un bir sıkıntısı filan yoktu. Ayrıca bir kadın da değildi, o yüzden kadınların bir ruhsal arızasına Freudyen sıkıntı demek cahilliğin daniskasıdır. Ha evet, Freud kadınlara bir penis kıskançlığı atfeder, kadınların kendilerinde bir eksiklik hissetiklerini söyler; lakin bu yorumun kendisi de çok tartışmalıdır, ilkin Freud'un erkek çocukları için öngördüğü kastrasyon modelini ayakta tutmak için zoraki bir çabası söz konusudur, sonra bu bakışın kendisi de fena halde ataerkildir. Kadınların erkek rollerine soyunmasının altında penis kıskançlığı değil, Baba'yla özdeşleşme vardır; bu da ataerkil toplumun kadınlara dayatmasıdır. Öte yandan kadınların toplumsal yaşantıya katılmalarının bu rollerle bir ilgisi yoktur; tam tersine çalışmak bir ihtiyaçtır.
Bir de ben şu "iddialı konuşuyorsa" lafına takıldım. Yani kadın hanım hanımcık konuşsun ama öyle iddialı konuşmasın, aksi takdirde ona "bak benim pipim seninkinden büyük" denemiyor. E asıl kimdeymiş penis kıskançlığı?
Madem işin içine Freud'u sokuyorsun, neden aynı yöntemi kendi üzerinde uygulamıyorsun? Bir insan niçin hakem olur? Hele de sürekli hakemin cinsel tercihlerinin tartışmaya açıldığı bir ülkede? Sakın burada da gizli istekler söz konusu olmasın? Erman Toroğlu'nun geleceğini öğrenince "içim cız etti, kendimi kuma gibi hissettim" diyor "büyükbaş hayvan". Daha önce de Fenerbahçe Sevilla'yı elerse bikini giyerim" demişti. Bir adam neden habire kendini kadın rolleriyle özdeşleştirir? Hem kadınları aşağılıyorsun, hem de kendini habire kadın rollerine soyunuyorsun. Bu ne perhiz bu lahana turşusu! Hayır, aslında çok tutarlı, Freud bastırılan şeyin birgün mutlaka tekrar geri döneceğini söyler.
Futbol sahalarından martıları değil, "büyükbaş hayvanlar"ı kovmak lâzım, çünkü zemini bozan asıl onlar, ayrıca havaya saldıkları metan gazı da cabası.
fikret.dogan@arcor.de 25.08.2010(Taraf Gazetesi)




***





FELSEFESPRİ (*)

DIMITRI : Dünyayı Atlas taşıyorsa, Atlası ne taşıyor?
TASSO : Kaplumbağa.
DIMITRI : İyi de,kaplumbağa neyin üstünde duruyor peki?
TASSO : Bir diğer kaplumbağanın.
DIMITRI : Peki, o kaplumbağa neyin üstünde?
TASSO : Sevgili Dimitri, ondan sonrası ta dibine kadar hep kaplumbağa işte!

Bu kadim Yunan diyalog parçası, felsefede sonsuz gerileme denilen kavramı ne de güzel örnekliyor. Yaşamın, evrenin, uzay ve zamanın, en önemlisi de bir Yaratıcı’nın ilk nedenini sorduğumuzda kendimizi birdenbire sonsuz bir sürecin içinde buluruz. Sorunun mantığına göre, Yaratıcı’yı da bir şey yaratmış olmalıdır; bu neden zincirini ne Yaratıcı durdurabilir ne de kaplumbağa. Her son yaratıcının gerisinde başka bir yaratıcı, her son kaplumbağanın gerisinde başka bir kaplumbağa bulunur. Aşağı ya da isterseniz yukarı doğru birbiri ardına hiç durmadan Yaratıcılar (ya da kaplumbağalar) sıralanır. İşte bu sonsuz gerilemedir.

Bu sonsuz gerilemenin sizi içine soktuğu yolda çaresizce kalakaldıysanız belki creatio ex nihilo - hiçlikten yaratılış -anlayışına, ya da biraz farklı bir bağlamda söylenmiş olsa da John Lennon’un şu öğretisine sığınabilirsiniz: “Elvis’ten önce hiçbir şey yoktu”

Biz yine yaşlı dostumuz Tasso’ya kulak verelim. Yapıştırıverdiği yanıtın – “ta dibine kadar kaplumbağa!” - iki yüzü vardır: Hem konuyu aydınlatır, hem de fıkraların sonlarındaki vurucu cümleciklerin yankısını taşır.  “Zınk!”

Bu aslın da hiç de yaratıcı değil. Fıkra ve espirilerin kuruluşu ve etkisiyle felsefi kavramların kuruluşu ve etkisi aynı malzemelere dayanır. İkisi de aynı şekilde aklımızı gıdıklar. Bu yüzden ikisi de aynı etkiyle hareket ederler: olayları algılama tarzımızda karışıklık yaratarak bizi şaşırtma, dünyalarımızı altüst etme, hayatın saklı, sıklıkla huzur kaçırıcı gerçeklerini bulup çıkarma. Filozofun içgörü dediği şeyle fıkracının “zınk” diye oturttuğu esprisi aynıdır.

Örneğin şu çok bilinen şakaya bakalım. İlk bakışta budalaca görünebilir, ama biraz yakından bakıldığında bu şaka İngiliz deneyci felsefesinin kalbindeki soruyu açığa çıkarır: Dünya hakkında ne tür bilgiye bel bağlayabiliriz ?

Morty, eve geldiğinde en yakın dostu Lou’yu yatakta karısıyla yakalar. Daha Morty bir şey demeye kalmadan, Lou yataktan fırlar ve “Bir şey söylemeden önce cevap ver eski dostum” der, “bana mı inanacaksın, gördüklerine mi?”

Burada Lou duyusal deneyimin üstünlüğüne meydan okuyarak şu sorularla bizi karşı karşıya bırakıyor: Hangi veriler kesindir ve niçin? Dünya hakkın da bilgi toplamanın bir yoluna (mesela, görmeye) diğerinden (mesela, Lou’nun anlatacağına inanmaya ) daha mı fazla güvenmek gerekir?

İşte size, bu kez “iki sonuç benzerse nedenleri de benzer olmalıdır” ilkesine göre işleyen Anolojiye Dayalı Kanıtlama’ya dair bir felsefespri örneği:

Doksan yaşında bir adam doktora gider ve “Doktor,” der, “on sekiz yaşındaki karım hamile”
Doktor, “Size bir öykü anlatayım,” der. “Adamın birisi ava gitmiş ama yanına tüfeğini alacağına dalgınlıkla şemsiyesini almış. Birden bir ayı saldırınca adam can havliyle şemsiyesini doğrultmuş, ateş etmiş ve ayıyı vuruvermiş.
“Ama imkansız bu doktor!” der yaşlı adam. “Mutlaka başkası vurmuştur.”
Doktor gülümser: “Ben de onu diyorum.”

Şimdiler de akıllı tasarım (mesela gözbebeği diye bir şey varsa o halde “Göklerde bir Gözbebeği Tasarımcısı” olmalıdır) tartışmalarında kullanılan felsefi numarayı, yani Analojiye dayalı kanıtlamayı anlatmak için bundan iyi örnek bulmak zordur.

İşte böyle sonsuza kadar gidebiliriz-ve gerçekten de Agnostisizmden Zen’e, Yorumsamadan Sonsuzluğa, gideceğiz. Felesefi kavramların esprilerle nasıl aydınlatılabileceğini ne kadar çok fıkranın büyüleyici felsefi içerik barındırdığını göreceğiz. Ama bir dakika… bu iki kavrayış yolu, yani felsefe ile espri aynı mı yoksa? Şey, biraz düşünüp sonra söylesek?

Felsefe dersine ilk adımını atan öğrenci ne bekler? Öğrenciler hiç de alçakgönüllü değildir. Bir anda her şeyin anlamı üzerine bir bakış açısı kazanma umudu taşırlar. Derken karşılarına biri çıkar, aynı renkte çoraplarıyla biraz çatlak görünüşlü biri, ve “anlam” ın anlamı üzerine nutuk çekmeye başlayıverir.
Her şeyin sırası var der. Sorular, sorular … Küçük büyük fark etmez, bir soruya yanıt vermeden, önce sorunun ne anlama geldiğini kavramamız gerekir. Önce gönülsüzce dinleseniz de, bir süre sonra söyledikleri size son derece ilginç gelmeye başlar.
İşte böyledir felsefe ve filozoflar. Sorular soruları doğurur ve doğan sorulardan bir sorular nesli ürer… Ta dibine kadar hep soru!
Temel sorularla başlaya biliriz: “Tüm bunların anlamı nedir?” “Tanrı var mıdır?”, “Kendime nasıl dürüst olabilirim?” ve “Yanlış sınıfa mı düştük ne?” gibi. Ama kısa sürede ilk soruları yanıtlamak için başka sorulara gerek olduğunu fark ederiz. İşte bu süreçten, her biri belli büyük sorularla uğraşan bir dizi felsefi disiplin doğmuştur. Her felsefi disiplin kendi büyük sorusunun altında yatan soruları sormaya ve bunları yanıtlamaya çalışır.

Metafizik adıyla bilinen disiplin “Tüm bunların anlamı nedir?” sorusuyla boğuşurken, Din Felsefesi “Tanrı var mıdır?” sorusuyla uğraşır. “Kendime karşı nasıl dürüst olabilirim?” varoluşçuluk ekolüne düşerken, “Yanlış sınıfa mı düştük nedir?” sorusunu “Felsefe nedir?” sorusunu soran Meta-Felsefe adlı yeni sektör ele alır. Ve işte bu böyle, her felsefe küresinin farklı soru ve kavramları ele alışıyla devam eder…

Kitabımızı zamandizinsel olarak değil, felsefe sınıfına ilk girdiğimiz de aklımızda dolanan bu sorulara ve bu sorularla ilgilenen disiplinlere uygun olarak düzenledik. Tüm bu disiplinlerle aynı kavramsal bölgeyi işgal eden bir avuç şakanın varlığıysa ortada… (Tamamen şans mı? Sahiden akıllı bir tasarımcımı var yoksa?) Ve tüm bunların bunca ortada oluşunun kocaman bir nedeni var : O sınıftan çıktığımız da kafamız karmakarışık ve şaşkındır; tüm kafa isteyen dalgaları asla sökemeyeceğimize emindik. İşte o sırada son sınıf öğrencilerinden birisi karşımıza çıkıp Morty’nin eve gelişi ve en yakın arkadaşı Lou ile karısını yatakta yakalayışı fıkrasını anlattı, “işte bu felsefedir!” dedi. Biz felsefespri dedik.

Thomas Cathcart & Daniel Klein , Ağustos, 2006   

(*) “PLATON BİR GÜN Kolunda Bir Ornitorenkle BARA GİRER” kitabının önsözü…